AĞAÇ MİTOLOJİSİ ÜZERİNE

Gözümüzü çevirdiğimiz her yerde ağaçları görürüz? Peki bir ağaca uzun uzadıya baktınız mı? Mesela bir ağaç sadece kök saldığı topraktan hariç başka bir şey ifade edebilir mi? Ağaçların toplum hayatında nasıl bir etkisi olabilir? Mesela hiç merak ettiniz mi tarihimizde ağaçların mitolojide yeri nedir? Gelin birlikte öğrenelim.

Öncelikle mitoloji nedir? En basit tanımını yaparsak mitoloji: mit veya söylen bilimi belirli bir din veya kültürdeki insanlık ile evrenin yaratılış ve doğasını, geleneklere özgü inanç ve uygulamaların sebebini açıklamaya yönelik söylencelerin tümüdür.

Kült, ilkel inanç sistemlerinden beşeri dinlere kadar tüm inançların içerisinde görülür. Türk halk kültüründe de atarımızın dağ, ağaç, su, ateş, hayvan ve ölülerle ilgili kültleri vardır. Kimi tabiat olaylarına atfedilen değerlerin bir kısmı halk inançları içinde yaşarken bir kısmı da edebi eserlerde varlıklarını sürdürür.

Eski Türklerde medeniyetin beşiği olarak kabul edilen ağaca ve ağaç sevgisine çok önem verilirdi. Türk inanç sisteminde kutsal ağaçlar, Gök Tanrı’nın simgeleri arasındadır. Öyle atıflar vardır ki kimi ağaçların yüksekliği gökyüzünü dahi geçmektedir.

Türk toplumları çeşitli ağaç türlerini kutsal kabul etmişlerdir. Bunlardan en önemlisi kayın olmakla birlikte çam, kavak, ardıç, meşe, söğüt ve çınar gibi ağaçlar da kutsal sayılır. Bu ağaçların ortak özellikleri meyvesiz ve yaz-kış yapraklarını dökmeyen yahut az döken ağaçlar olmalarıdır.

Bu durumun destanlarımıza da yansımaları vardır. Örneğin Oğuz Kağan destanında “Oğuz Kağan ormanda ava gittiği zaman, gölün ortasında bir ağaç uzuyordu, ağacın kovuğunda bir kız oturuyordu. Gözü gökten daha gök, bu bir Tanrı kızıydı, ırmak dalgası gibi saçları dalgalıydı. Bir inci idi dişi, ağzında hep parlayan…” şeklinde geçmekte ve ağaç burada aslında Tanrı’nın bizatihi kendisini temsil etmektedir. Uygur mitlerinde de ağaç ana rahmine benzetilir.

Bir başka örnek daha vermek gerekirse Uygurların yaratılış ve türeyiş destanlarına göre; “Karakurum’dan doğan Togla ve Selenge nehirlerinin arasında iki ağaç (kayın ve çam ağaçları) bulunmaktaydı. Kışın bile bu ağaçların yaprakları dökülmezdi. Bir gün bu ağaçların arasına gökten bir ışık indi. Ardından yanındaki dağlar büyümeye başladı. Uygurlar hayret ve şaşkınlıkla, büyük bir saygıyla oraya doğru ilerlediler. Arkasından kulağa hoş gelen müzik nameleri duydular. Her gece buraya bir ışık inmeye ve ışığın etrafında otuz defa şimşek çakmaya başladı. Başka bir gün de aynı yerde ayrı ayrı kurulmuş beş tane çadır gördüler. Bunların her birisinde birer tane çocuk oturuyordu. Hepsinin karşısında da onları doyurmaya yetecek kadar içi süt dolu emzikler asılıydı… Çocuklar artık süt emmeyi bırakıp, konuşmaya başladıklarında Uygurlardan anne ve babalarını sordular. Onlar da iki ağacı gösterdiler. Halk çocukları da alıp, ağaçların yanına gitti. Çocuklar bunları görünce, tıpkı evlatların ana-babalarına gösterdikleri hürmette bulundular. Ağaçların karşısında diz vurup, yeri öptüler. Bunun üzerine ağaçlar da dile gelip; “güzel huy ve iyi özelliklerle donanmış çocuklar böyle olur ve ana babalarına saygı gösterir. Ömrünüz uzun, adınız ünlü ve şöhretiniz devamlı olsun” dediler.” Bu örnekte de gördüğümüz üzere Uygurlar ağaçların kutsallığı üzerinde durmuşlardır.

HAYAT AĞACI NEDİR?

Uygur destanında Tanrı’nın dokuz dalı olan bir ağaç yarattığına inanılır. Bu Hayat Ağacıdır. Tanrı bu dalların her birinden bir soyun türemesini emir verir ve dokuz dalın altında dokuz insan doğar. Bunun yanında Oğuz Kağan destanında da Hayat Ağacı türeyiş efsanesinin bir parçası olarak yer alır. Destan’da şöyle denilmektedir:

“Yine bir gün Oğuz Kağan ava gitti. Önünde, bir göl, ortasında bir ağaç gördü. Bu ağacın kovuğunda bir kız vardı, yalnız oturuyordu. Çok güzel bir kızdı. Gözü gökten daha gök idi; saçı ırmak gibi dalgalı idi; dişi inci gibi idi. Öyle güzeldi ki eğer yeryüzünün halkı onu görse; “Eyvah! Ölüyoruz,” der ve süt kımız olurdu. Oğuz Kağan onu görünce aklı gitti. Yüreğine ateş düştü; onu sevdi, aldı…”

Hayat Ağacı en kısa anlatımıyla hayatın yenilenmesi, yeniden üretilmesi ile ilgilidir. Birçok efsanede dişil karakterde yer alır. Kimi destanlarda da Hayat Ağacı’nın dibinden bir su fışkırtıldığına inanılır. Bu destanlarda anlatılan su kaynağının Ab-ı Hayat, diğer ismiyle Bengisu olduğu düşünülmektedir.

 

Kaynak;

Yeşil Vatan Koruyucuları Dergisi 1. Sayı