SU VARSA DEVLETTE VARDIR!
Prof. Dr. Doğan YAŞAR
Türkiye Bilimler Akademisi Çevre, Biyoçeşitlilik ve İklim Değişikliği Çalışma Grubu Üyesi
Hocam, güncel bir konuyu sorarak başlamak istiyoruz. İzmir Körfezinde neler oluyor? Yaşanan kirliliğin sebepleri nedir?
İzmir Körfezindeki balık ölümlerinin tek nedeni kirliliktir. Çünkü 2000’li yıllara kadar İç Körfez hep fosseptik çukuru olarak kullanılmış ve dolayısı ile sürekli kirletilmiştir. Körfez’de ilk kirlilik uyarısı 1930 yılında William Numan tarafından yapılmıştır. Araştırıcı Halkapınar civarının kirlilik tehdidi altında olduğu konusunda yazdığı makalede tehlikeyi dile getirmiştir. Bu makaleyi dikkate alan dönemin efsane Belediye Başkanı Behçet Uz, 1931 yılında temizlik için bir kuşaklama projesi yaptırmış ancak maliyetinin çok yüksek olması nedeni ile proje gerçekleştirilememiştir. (Bugünkü büyük kanal projesi).
Nüfus artışına paralel olarak İç Körfez’e gelen kirlilik sürekli artarak devam etmiş ve 1955 yılında ilk büyük fitoplankton patlaması sonucu binlerce balık ölmüştür. Bu aynı zamanda Türkiye denizlerindeki ilk büyük fitoplankton patlaması ve balık ölümleri olarak kayda geçmiştir. Ardından 1962 yılında Alman İçişleri Bakanı Horle dönemin Valisi Enver Saatçıgil’e temizlenmesi konusunda bir yardım önerini getirmiştir. Bu öneride TBMM’sinin Alman Meclisine bir mektup yazmasının yeterli olacağını belirtilmiş ancak 1960 darbesinin etkilerinin hala devam etmesi nedeni bu çağrı karşılıksız kalmıştır. Ve 1969 yılında körfezdeki kirliliğin kendini hissettirmesi nedeni ilk kez master planları yapılmış ve proje 1974 yılında revize edilmiş ancak 1983 yılına kadar raflarda kalmıştır. Ancak 1983 döneminde merkez yöneticilerinin emri ile projeye başlanmıştır.
Büyük kanal projesi ya da kuşaklama projesi olarak da bilinen bu proje sonucu, körfeze verilen tüm evsel atıkların Çiğli arıtma tesislerine yönlendirilmesi ile birlikte İç Körfez Konak’a kadar olan bölge bir anda maviliğe kavuşmuş ve koku bitmiştir. Ancak 2004 yılında Dönemin Başkanı Ahmet Piriştina’nın ölümünden sonra Körfez 2005 yılında yeniden kirlenmeye başlamış ve bu konu basında dile getirilmiştir. Bunun nedeninin fabrikaların arıtma tesislerini yüksek enerji maliyetleri nedeni ile çalıştırmamaları olduğunu düşünüyorum. Körfezin yeniden kirlenmeye başlaması ile birlikte 2007 yılında derelerin altının betonlanması Körfez için sonun başlangıcı olmuştur. Defalarca uyarmamıza karşın bilim dışı ve doğa katliamı olan bu betonlamalar sonucu körfezdeki koku yeniden ağırlaşmaya başlamış ve 2008 yılında bu konu “Körfeze koku geri döndü” başlığı ile basında yer almıştır. Ve ardından sürekli uyarılara karşın dönemin Başkanı Kocaoğlu ve sonrasındaki Başkan Sayın Soyer bu uyarıları hiç dikkate almamıştır. Sonrasında kirliliğin artması sonucu önce deniz marulları patlamaya başlamış, sonrasında da uzun yıllar sonra yeniden fitoplankton patlamaları başlamıştır.
Özetle İç Körfez, bilimin kullanılmasından vazgeçilmesi nedeni ile 2000 öncesine hızlı bir dönüş yapmıştır. Körfezin oldukça kirlenmesi sonucu 2020 yılında dönemin başkanı Sayın Soyer’den randevu istedim ancak vermedi. Bunun üzerine Körfezin aşırı kirlendiğini belirten mektup yazmıştım ama bu mektup da önemsenmedi. Ve geçtiğimiz yıl 2023 Haziran’ının ilk haftasında görsel basına verdiğim röportajlarda Körfezin çok kirlendiğini ve bunun facia ile bitebileceğini söyledim. Ve 2024 Temmuz başında körfezde oluşan olağanüstü fitoplankton patlaması üzere basına balık ölümlerinin olabileceğini anlatmıştım. Ve sonunda da binlerce balık öldü. Özetle bilim zaten bunların olacağını 20 yıldan beri öngörüyordu ama Rahmetli Piriştina’dan sonra bilime inanmayan Başkanların yanlış politikaları nedeniyle Körfez maalesef son 20 yılın en kötü dönemini yaşıyor.
Tüm uyarılara karşın Sayın Kocaoğlu 2007 yılında derelerin altı betonlanırken seyretti. Arıtmaların da kapatılmasına ses çıkartmadı. Sonrasında Sayın Soyer de derelerin altlarının betonlanmasını seyretti ve sonrasında da İzmir Körfezin kirliliğini Gediz’e bağlayarak, kendisinin ve danışmanlarının bilimle hiç ilgilerinin olmadığını belgelemişti. Çünkü bu Gediz açıklaması bilim dışı bir açıklama idi. Mükemmel bir akıntı sistemine sahip olan Körfez’e Karaburun’dan giriş yapan akıntı sistemi güneyi takip ederek Urla, Narlıdere, Konak, Bayraklı, Karşıyaka, Bostanlı, Çiğli’den kuzeye doğru çıkar. Gediz’in sularını da kuzeye doğru Foça’ya yönlendirir. Yani Gediz’in suları hiçbir zaman İç Körfezi etkilemez. Bunu söyleyen insanın da bilimle hiç ilgisi yoktur. Belediyenin raflarında bu akıntı sistemleri ile ilgili tarafımca yapılan projeler mevcuttur.
Ayrıca Çiğli arıtmadan çıkan suların yani gri suların neden tarım alanlarına yönlendirilmediği de tuhaftır. Gelişmiş ülkelerde arıtılan ve gri su olarak tanımlanan atık sular tarım alanları için önemli bir kaynaktır. Bu konuda da hiçbir çalışma yoktur.
Körfezde akıntı sistemimin olmamasının sebebi nedir? Maliyet mi?
Körfezde olağanüstü güzel doğal bir akıntı sistemi vardır. Tüm dünya denizlerinde “long shore currents” denilen kıyı boyu akıntı sistemi ile sular sürekli yer değiştirir. Dokuz Eylül Üniversitesi Deniz Bilimleri ve Teknolojisinin yaptığı birer yıllık yerinde akıntı ölçümleri belediyenin raflarındadır. Yani Körfezde akıntı sistemi sorunu yoktur ve hiç olmamıştır ve de olamaz. Akıntıda sorun var diyenlerin oşinografi bilimi ile ilgisi yoktur. Körfezin detaylı akıntı sistemini az önce detaylı olarak açıklamıştım. Ancak Belediye’ye yapılan çalışmalar sanırım ilgililer tarafından okunmuyor ve bu nedenle tuhaf açıklamalarda bulunuluyor.
Su kaynaklarımız azalıyor ve barajlar ciddi alarm veriyor. Kuraklık dönemlerin ardından ne olur?
Türkiye’de henüz su sorunu yoktur, su yönetimi sorunu vardır. Türkiye’de 2007-2008 yıllarında kuraklık beklendiğini ama asıl kuraklığın 2020’den sonra geleceğini 2004 yılında başta TRT ve Ege Tv olmak üzere görsel ve yazılı basında anlattım. Ayrıca Tarım Borsasında verdiğim konferanslarda da belirttim. Ve 2008 yılında beklediğimiz kuraklık geldi ve Dünya ile Türkiye ekonomik kriz ile sarsıldı. Ardından 2009 yılından sonra 2013 ve 2017 dışında gelen bol yağışlı yılların ardından yine beklediğimiz gibi 2020-21-22 yıllarında ciddi bir kuraklığa girdik.
Bu üç yıl süren kuraklık sırasında da yine dünyada ve ülkemizde müthiş bir ekonomik kriz yaşadık. Çünkü gelen kuraklıkla birlikte, 2021 başında kömür 60 dolar, petrol 25 dolar, doğalgaz 120 dolar iken kuraklık nedeni ile HES barajlarının boşalması sonucu ortaya çıkan enerji sorunu nedeni ile kömür bir anda 400 dolara, petrol 100 dolara ve doğalgaz önce 1400 sonra da 2000 dolarlara fırlayınca tüm dünyada ekonomik kriz başlamıştır. Ayrıca kuraklık nedeni ile dünya gıda indeksi de tüm zamanların rekorunu kırarak ekonomik krizin katlanmasına neden olmuştur.
Dünya nüfusu her 45 yılda bir %100 artıyor ve bizim ülkemizde bu artış oranı daha fazla. Örneğin 1960’larda 27 milyon nüfusumuz bugünlerde 85 milyonu geçti. Bu nedenle 1960‘lı yıllarda kişi başı 4500 metreküp olan su potansiyelimiz günümüzde nüfus artışı nedeni ile 1340 metreküplere yani fakirlik sınırına yaklaştı. Yağışlarda ise 10’ar yıllık ortalamalarda artış vardır. Örneğin 1970-1979 arası yıllık 609 kg iken 2010-2019 arası 630 kg’a yükselmiştir. Çünkü küresel ısınma dönemlerinde her bir derece sıcaklık artışında yağış %2 gibi artar ki biz küresel ısınma dönemlerine “yağmur çağları” deriz. Yani uzun yıllar ortalamalarında yağış artmaktadır ancak bu hızlı nüfus artışına bu artış yetersiz kalmaktadır. Bu nedenle bir an önce suyun barajlardan kapalı ortamlarda getirip tarlalara damlama ile vererek %65 su tasarrufu sağlayabiliriz. Ayrıca arıtma tesislerinden arıtılan gri suların doğrudan tarıma kazandırılması şarttır. Önemli diğer bir konu ise tarım ürün desenlerinin havzalardaki su potansiyeline göre belirlenmesidir. Örneğin geçtiğimiz yıl İspanya kuraklık nedeni armut elma gibi çok su isteyen ağaçların sulanmasını yasakladı. İzinsiz kuyu açanları da, ki toplam 256 tane, doğrudan hapis cezasına çarptırdı.
Yani biz su kullanımında çok büyük yanlışlar yapıyoruz. Özellikle tarımda hala vahşi sulamada ısrar ediyoruz ve suyun %79’u gibi çok büyük bir oranını tarımda kullanıyoruz. Gelişmiş ülkelerde bu oran %40 civarındadır. Ayrıca ülkemizde tarım ürün desenlerinde çok büyük yanlışlar yapıyoruz. Ve yaptığımız bu yanlış tarım ürün desen seçimleri ve hatalı su kullanım sonucu Konya Ovası Obruk Ovasında Göller bölgesi Çöller bölgesine döndü. Türkiye’de halen 550 bin kuyu olduğu ve bunun 100 binden fazlasının kaçak olduğu belirtiliyor.
İşte tüm bu yanlışlardan sonra iklimleri suçluyoruz. Suçlu suyu kullanmasını bilmeyen bizleriz.
Su varsa devlet vardır, suyun bittiği gün devlet de biter. Dünyada tüm medeniyetlerin çöküş nedeni sudur. Bu nedenle suyumuzu, barajlarımız %100 dolu olsa bile çok çok dikkatli kullanmak zorundayız. Ayrıca her an büyük bir volkan patlaması ya da meteor düşmesi sonucu 6-7 yıl yağış olamayabilir. İşte o zaman tek kaynağımız yeraltı suları olacaktır. Bu nedenle tüm kuyuların kontrol altına alınması şarttır.
Ve ayrıca, özellikle kurak dönemlerde 25 havzamızdaki tarım ürün desenleri dikkatlice belirlenmeli ve çok su isteyen ürünlerden sakınılmalıdır.
İklim krizinin balık avcılığına etkisi nedir? Kuraklık ile balık sayısının azalması arasında nasıl bir bağ var?
Küresel ısınma dönemlerinde artan yağış denizdeki balıkların da artışına neden olur. Örneğin, 2019 yılında 374 bin ton olan balık avcılığımız, 2020 yılında yağışların %12 azalması ile 291 bin tona, 2021 yılında yağışların %9 azalması ile 262 bin tona, 2022 yılında yağışların %12 azalması ile 254 bin tona düşmüştür. Ancak 2023 yılında yağışların %12 artması ile birlikte bir anda 387 bin tonlara çıkmıştır. Yani kurak dönemlerde %32 azalan balık avımız yağışlarla birlikte yeniden çok artmıştır. Çünkü yağış akarsulardan denizlere gelen suyu çok arttırır. Bu artan su miktarı aynı zamanda daha çok sedimanı denizlere taşır. Söz konusu sedimanın içindeki kil mineralleri aynı zamanda besleyici elementleri de denizlere götürür ve denizlerde besin zincirinin temelini oluşturan fitoplanktonların artışına neden olur. İşte bu nedenle dünyada avlanan balıkların %90’ı deltalarda ve dere ağızlarında yakalanır.
Özetle küresel ısınma demek çok yağış, çok yağış demek karalardan denizlere çok besin ve çok besin de çok balık demektir. Örneğin 1991 yılında Pinatubo’nun patlaması ile hava bir anda soğumuş ve Kanada ülkesinde balık avcılığını 1994’e kadar balık stoklarını korumak için yasaklamıştır. Türkiye’de ise bu kuraklık nedeni ile balık avı 350 bin tonlardan 50 bin tonlara düşmüştür.
Yani küresel ısınma dönemleri balığın bol olduğu yıllardır.
Bu durumların aynı zamanda hem vatandaşlara hem de devlete ekonomik yansıması var değil mi?
Burada sorun balık stoklarını korumak için gerektiğinde bilimin dediklerini yapmaktır. Örneğin Kanada’nın 1991 yılında, son 130 yılın en büyük patlamasını gerçekleştiren Pinatubo nedeni ile balıkçılığı hemen iki yıl süre ile yasaklaması bunun güzel bir göstergesidir. Çünkü büyük sayılabilecek yanardağ patlamaları sıcaklığı azaltır ve soğuma nedeni ile buharlaşmanın azalması ile birlikte yağmur azalır ve kuraklık başlar.
Kuraklık hem karasal hem de denizel üretimleri azaltır. Örneğin bizim de yağışların azaldığı yıllarda yasaklayabilmemiz ya da kota koymamız gerekir.
İklim nedenli yaşadığımız sonuçlarla birlikte peki ülkemiz su ürünleri yetiştiriciliği noktasında ne durumdadır?
Su ürünlerinde müthiş avantajlarımız var. Geçtiğimiz 2023 yılında yağışların da çok artması sonucu avcılık yoluyla yapılan toplam deniz ürünleri üretimi 454 bin 59 ton olurken, yetiştiricilik üretimi 553 bin 862 ton olarak gerçekleşti. Yani yağışların arttığı yıllarda üretimimiz çok artıyor ki zaten bulunduğumuz bölge kültür balıkçılığı açısından çok avantajlıdır. Ancak çiftlik balıkçılığı konusunda özellikle turizm ile balıkçılar arasında konumlanma nedeni ile sorunlar yaşıyoruz. Bu nedenle öncelikle balık çiftlikleri devletin oluşturduğu ve gösterdiği bölgelerde yapılmalıdır. Çünkü turizm açısından da çok önemli olan sahillerimizde devlet mutlaka bir düzenleme yapmalı ve denizlerimizde balık çiftlikleri kurulabilecek bölgeleri belirlemeli ve balık üretimi yapmak isteyen iş insanlarına yer göstermelidir. Eğer bunu yapabilirsek üretim kapasitemizi çok daha yukarılara yükseltebiliriz.
Hem ülkemizi hem de tüm dünyayı su ürünleri konusunda bir kriz bekliyor diyebilir miyiz? Karşımızda bir gıda krizi duruyor mu?
Biz Anadolu’yuz. Bilimi kullandığımız sürece hiçbir zaman gıda krizi yaşamayız. Dünyada tüm büyük savaşlar, verimli Hilal olarak da adlandırılan Anadolu, Mezopotamya ve Nil deltasında sonlanır. Çünkü kurak dönemlerde, soğuma nedeni ile kuzey yarımkürenin en kuzeyi buz altında kalır ve bu alanlarda gıda üretimi biter.
Üretimin bitmesi nedeni ile de insanlar aç kalır savaşlar başlar. Örneğin 940’lı yıllar küresel ısınmanın şiddetlendiği yıllardır. Küresel ısınmanın şiddetlenmesi ile birlikte buzulların erimeye başlaması ile birlikte Viking’ler denize açılırlar ve yeşil bir karaya çıkarlar. Adını Görnland, yani yeşil kara koyarlar ve buraya yerleşerek tarım yaparlar. Ancak 1000’li yıllarda hava tekrar soğur ve Grönland yeniden buz altında kalmaya başlar. Vikingler önce yurtları Norveç’e dönerler ama buzullar büyümeye devam ettiği için İngiltere’ye saldırırlar. Soğuma nedeni ile buzullar yavaş yavaş güneye doğru artarak büyümeye devam eder. Bu nedenle kuzey Avrupa’da tarım ve hayvancılık yapılamaz hale gelir ve bölge insanları aç kalırlar. Sonrasında ise tüm kuzey Avrupa halkları birbirleri ile açlık nedeni ile savaşa tutuşur. Ancak aralarındaki savaşların bir sonucu olmayacağını gören Avrupalılar bir araya gelerek Haçlı Ordularını kurar ve gıdanın olduğu Anadolu’ya sonra da güneye saldırırlar. Yani Haçlı savaşları özünde medeniyet savaşları değil açlık savaşlarıdır.
Özetle, dünyanın en verimli topraklarına sahip olan Anadolu’da bilimi kullanarak karasal ve denizel üretim yaparsak cari açığımızı da çok net kapatırız.
Sizce balık avcılığı konusunda nasıl bir planlama yapmamız gerekiyor? Devletimizin bu anlamda attığı adımlar neler olmalıdır?
Balık avcılığı için maalesef detaylı planlamamız yok. Öncelikle balık avcılığı için iklimleri çok iyi tahmin etmemiz gerek. Örneğin 1991 Pinatubo yanardağı patlamasında havanın soğuyacağını öngören üniversitelerinin uyarısı ile Kanada, Atlantik’te balık avını 1994’e kadar yasaklamıştı. Bunun nedeni soğuma ile birlikte azalan yağışların nehirlerden daha az besleyici element getirmeleridir. Aynı yıllarda biz Dokuz Eylül Üniversitesi Deniz Bilimleri ve Teknolojisi Enstitüsü olarak, Karadeniz’de bu dönem için bir yasaklama ya da kota getirilmesi ya da en azından hamsi ağlarının 6 mm’den 9 mm’ye genişletilerek hamsinin en az bir kez yumurtlamasının sağlanması için çok uğraştık ama maalesef başaramadık. Ve sonuçta hamsi avı bir anda 300 bin tonlardan 50 bin tonlara düşmüştür.
Karadeniz’de balığın çok azalması üzerine Karadeniz balıkçıları Ege ve Akdeniz’e açılmışlar ve maalesef buralara özgü, özellikle mercan barbun gibi ekonomik değeri yüksek olan balık stoklarını perişan etmişlerdir. Türkiye’de bilimin ön plana çıkması şarttır ve üniversitelerin uyarıları dikkate alınmalıdır. Balık stoklarının azaldığı yıllarda gerektiğinde kota getirilmeli gerektiğinde balıkçılık yasaklanmalıdır.
Son olarak hocam, bildiğiniz üzere orman yangınlarının artarak devam ettiği bir yaz dönemi geçiriyoruz. Kısa bir süre önce Öz Orman İş Sendikası Genel Başkanı Settar Aslan anaokulundan başlayan ve ilkokul düzeyinde de okutulması gereken “Yeşil Vatan” isimli bir branş dersinin olması gerektiği üzerine bir açıklama yaptı. Bu konuda sizler ne düşünüyorsunuz? Eğitim sistemimiz içerisinde böyle bir dersin olması ne gibi faydalar sağlar?
Orman yangınları özellikle kurak geçen bahar aylarından sonra çok artar. Örneğin 29 bin hektar ile rekorların kırıldığı 2008 yılı son 50 yılın en kurak yıllarındandır. Ve 2021 yılında 130 bin hektar ile tüm zamanların kırıldığı yıl da bahar ayları çok kuraktır. Bu yıl özellikle İzmir ve çevresinde müthiş yangınlar çıktı çünkü Haziran ayı İzmir 0.4 mm ile Türkiye’de en az yağışı alan il olmuştu. Mayıs ayında da Aydın en kurak ilimiz olmuştu. Kurak geçen bahar aylarında toprak yeteri kadar nemlenemediği için yaz aylarındaki sıcaklık artışı ile birlikte bir anda çıraya dönmektedir. Ve özellikle yılın en rüzgarlı aylarından olan Temmuz’da (Biz oşinograflar Temmuz ayındaki bu sert rüzgarlar nedeni ile denize çıkmak istemeyiz) çıkan en küçük yangın bile sert rüzgarlar nedeni ile bir anda genişlemekte ve kontrolu zorlaşmaktadır.
Ancak Türkiye’de mangalını kapan ormana girmekte ve maalesef yangınların önemli bir kısmı insanlar tarafından çıkarılmaktadır. Bu nedenle ormanlara tüm yıl orman köylüleri dışında giriş yasaklanmalıdır. Halen valilikler 1 Haziran 31 Ekim arası yasaklıyorlar ama bu yasaklama Bakanlıkça tüm yılı kapsayacak şekilde düzenlenmelidir. Devlet belirli bölgelerde piknik alanları oluşturmalı ve alanlar dışında kesinlikle mangala izin vermemelidir. Son yıllarda önemli nedenlerden biri olarak da elektrik telleri gösterilmektedir. Bunların da sürekli kontrol edilmesi şarttır.
Benim okuduğum dönemde 1969 yılında orta 1’de “Tarım” dersimiz Lise son sınıfta da seçmeli “Jeoloji” yani doğa bilimleri dersleri vardı. Ancak bunlar şu an müfredattan kaldırıldı. Öz Orman İş Sendikası Genel Başkanı Settar Aslan’ın ana okulundan başlayan ve ilkokul düzeyinde de okutulmasını önerdiği ve doğa bilimlerini içeren ders önerisini ben de uzun zamanlardan beri yapıyorum. Özellikle su konusunda eğitimin anaokulundan başlanmasını zorunlu görüyorum. Üst sınıflarda da doğa bilimlerini içeren zorunlu bir ders mutlaka konmalıdır.
Kaynak;
Yeşil Vatan Koruyucuları Dergisi 2. Sayı






